ANASAYFA / Genel / Hak-İş 35. Kuruluş Yıldönümü Konuşması
Hak-İş 35. Kuruluş Yıldönümü Konuşması
ÖZ ORMAN-İŞ BASIN MÜŞAVİRLİĞİ - 22.10.2010 12:14

Hak-İş 35. Kuruluş Yıldönümü Konuşması

22 Ekim 2010 / Ankara
22.10.2010 12:14

Çok değerli, onur konuğumuz, dost ülke Polonya’nın Eski Cumhurbaşkanı Sayın Lech Walesa,

Sayın Bakanlarım,

Sayın Genel Başkanım,

Değerli Akademisyenler ve Bürokratlar,

Kardeş Sendikalarımızın Kıymetli Yöneticileri,

Medyamızın Güzide Temsilcileri,

Sevgili İşçiler...

 

Hak-İş, Türk Sendikacılık Hareketi içinde farklı ve özel bir yere sahiptir.

 

Bu farklılığını; Genel Kurullarında ve Kuruluş Yıldönümü kutlamalarındaki doyurucu etkinlikleriyle de göstermektedir.

 

Konfederasyonumuz Hak-İş, Türkiye’nin netameli günler yaşadığı bir dönemde, 22 Ekim 1976’da kuruldu.

 

Türk İşçi Hareketinin ideolojik çıkmazlara saplandığı dönemde ortaya çıkan Hak-İş, çalışma hayatımız için yeni bir umut olarak yeşerdi.

 

Kısa bir zaman diliminde örgütlenen Hak-İş, ülkemizdeki sendikacılığın önünü açmak üzere yeni fikirler, barışçı fakat etkili eylem yöntemleri ortaya koymaya başladı.

 

Hak-İş’in barışçı fakat etkili sendikacılık çabalarının tam da meyvelerini vermeye başladığı sıralarda, Türkiye 12 Eylül felaketine maruz kaldı.

 

Yazık ki ülkemizin demokratik gelişmesi ve kalkınması önüne kurulan tuzaklar hükmünü icra etmiş, darbeyi olgunlaştırmak isteyenlerin arzusu yerine gelmişti.

 

Bugün ortaya çıkan gerçeklerin ışığı altında baktığımızda, darbeyi yaparak Türkiye’ye kıyanlar ile darbeye gerekçe yapılan ‘terör’ zeminini hazırlayanların, birbirinden farklı merkezler olmadığını görüyoruz.

 

12 Eylül Darbesi, sadece demokratik yaşama birkaç yıl ara verilmesinden ibaret değildi.

 

İzninizle burada, 12 Eylül’ün ülkemize kestiği acı faturanın küçük bir bölümünden kesitler sunmak istiyorum:

 

12 Eylül darbesiyle birlikte;

  • 650 bin kişi gözaltına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. (Asılanların 18’i sol görüşlü, 8’i sağ görüşlü, 23’ü adli suçlu ve 1’i ASALA militanıydı.)
  • 71 bin kişi TCK'nın 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi olmak’ suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu.
  • 95 kişi ‘çatışmada’ öldü.
  • 73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi.
  • 43 kişinin ‘intihar ettiği’ bildirildi.
  • 30 bin kişi ‘sakıncalı’ olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi ‘siyasi mülteci’ olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi.
  • 937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Sendikal haklar kullanılamaz hale geldi.
  • Grev hakkı ve uygulaması büyük ölçüde kısıtlandı.
  • İşçi ücretleri büyük ölçüde düşürüldü.
  • İkramiye hakkı 4’le sınırlandırıldı.
  • 45-50 günü bulan yıllık kıdem tazminatı 30 günle sınırlandırıldı.

 

Görüldüğü gibi, 12 Eylül sadece siyasî yapılanmaları ezmekle kalmadı; medya, sivil toplum örgütleri, yargı ve sendikacılığı da hedef tahtasına oturttu.

 

Darbeyle birlikte tüm sendikal faaliyetler askıya alındı. Milli Güvenlik Konseyi’nin 8 numaralı kararıyla Hak-İş’in faaliyetleri durduruldu.

 

Ancak zamanın Hak-İş yöneticileri, bu haksız eylemi sineye çekmedi; faaliyet hakkını yeniden elde etmek için girişimlerde bulundu.

 

Bu girişimler neticesinde Hak-İş, Şubat 1981’de yeniden faaliyetine başladı.

 

1984 yılına kadar devam eden sendikal yasaklar sebebiyle, yürütülen etkinlikler arzu edilen düzeyde olmasa da, Hak-İş zor şartlar altında örgütlenme çalışmalarını ara vermeksizin sürdürdü.

 

1983’te yeni Sendikalar Yasası ve Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasasının yürürlüğe girmesiyle, Hak-İş yeni sendikal dönemin şartlarına uygun şekilde sendikacılık çalışmalarına hız verdi.

 

Yeni süreçte Hak-İş; 12 Eylül’le birlikte bastırılan işçi haklarının yeniden kazanılması yolunda mücadele verdi.

 

Konfederasyonumuz bu mücadelede; diğer sendikal örgütler, demokratik kitle kuruluşları ve meslek örgütleriyle her zeminde dayanışmanın yollarını aradı.

 

Elbette iyi niyetle yürütülen ortak mücadeleler, gasp edilmiş olan işçi haklarının önemli bir kısmının yeniden elde edilmesinde önemli rol oynadı.

 

Hak-İş’in verdiği bu mücadele, ona Türk çalışma hayatı içinde geniş bir işlevsellik, hissedilir bir etkinlik, takdir edilir bir saygınlık ve önemli bir üye sayısı artışı getirdi.

 

Hak-İş, sendikal yapımız içinde farklı bir çizgi geliştirdi.

 

Çatışmacı anlayış yerine, uzlaşmacı anlayışı ikame etti. Uzlaşmayı bir ‘zaaf’ değil, ortak menfaatlerin en sağlam korunma aracı saydı.

 

İşçi ve işverenin birbirine düşman olmadığı; tam tersine aynı geminin yolcuları olduğu gerçeğini dile getirdi.

 

Özelleştirme karşıtlığının özelleştirme sonrası işçi kıyımına zemin hazırladığı dönemlerde, Hak-İş özelleştirmenin çalışanlara zararını asgariye indirmek için çözüm yolları üretti.

 

Emek dayanışmasının sadece ulusal düzeyde kalmaması gerektiği ilkesinden hareketle, uluslararası ilişkilerini güçlendirdi.

 

Başta Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu olmak üzere, çoklu uluslararası emek kuruluşlarıyla ilişkilerini geliştirdi.

 

Ayrıca çok sayıda ülkenin emek kuruluşlarıyla ikili münasebetler kurdu.

 

‘Emeğin cinsiyeti olmaz’ ilkesini ön plana alarak, kadınlar ve kadın işçiler için politikalar geliştirdi; bunları uygulamaya koydu.

 

Çocuk işçiliğini önlemeye ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki çok sayıda çalışmanın içinde yer aldı.

 

Hak-İş, tüm bu faaliyetlerini etkin şekilde yürütebilmek amacıyla bünyesinde; Araştırma-İstatistik, Basın Yayın, Dış İlişkiler, Çocuk, Kadın, Emekliler, Yurtdışındaki Vatandaşlar, Sosyal Güvenlik, Hukuk, Eğitim ve Örgütlenme birimleri oluşturdu.

 

Emek mücadelesinde dünyanın birikiminden alabildiğine yararlanan Hak-İş, bir yandan da ‘bu topraklara ait olduğu’ bilincini koruyarak mücadelesini sürdüregeldi. Evrensel gerçekleri benimserken, bu ülkenin millî ve manevî değerlerini gözardı etmedi.

 

Kuşkusuz bu ‘evrensel’ ve ‘yerel’ boyutların dengeli ve istikrarlı çizgide buluşturulması, Hak-İş’e Türk çalışma hayatında farklı ve mümtaz bir konum sağladı.

 

İnsana değer veren, insanî nitelikleri faaliyetlerinin merkezine oturtan Hak-İş, tüm eylemlerinde hem topluluk hem de birey olarak insan hak ve özgürlüklerinden yana bir tutum sergiledi.

 

‘Devlet’i, toplumun vazgeçilmez bir şemsiyesi kabul ederken, bireyin hak ve özgürlüklerini her zaman savundu.

 

Yine ‘devlet’ felsefesinde her zaman ‘sivil’ bir anlayışı öneren Hak-İş; ‘derin’iyle, ‘sığ’ıyla devlet içindeki her türlü illegal yapılanmaya karşı çıktı. Her zaman millî iradenin üstünlüğünden yana tavır aldı.

 

Bilhassa 28 Şubat sürecinde, işçi ve işveren kuruluşlarının karargâhlarda brifing alarak demokrasiye karşı ‘Beşli Çete’ oluşturduğu zor günlerde, Hak-İş dimdik durmasını bildi.

 

İnanıyoruz ki, 28 Şubat’ta Hak-İş’in sergilediği demokratik tavır, Türk İşçi Hareketi Tarihine altın harflerle yazılacaktır.

 

Yakın geçmişte, yine bir 12 günü bir demokrasi sınavından daha geçtik.

 

12 Eylül 1980 Darbesinin milletimize giydirdiği 1982 Anayasasında yapılan ilk esaslı değişiklikleri oylamak üzere yapılan halkoylamasında, Hak-İş yine önemli bir demokrasi mücadelesi verdi.

 

Millî iradenin egemenliğini tescil anlamına gelen bu halkoylamasında da Hak-İş kendine yakışanı yaptı, tercihini demokrasiden yana kullandı. Yazık ki bu dönemde, ‘sivil’ olması gereken bazı işçi-işveren örgütleri iyi bir sınav veremedi.

 

Bizler emeğin temsilcileriyiz. Ekmeğimiz ve özgürlüğümüz, üzerine en fazla titrediğimiz değerlerimizdir.

 

Yaşadığımız deneyimler, ekmeğimizi ve özgürlüğümüzü, ancak demokrasi ve istikrar içinde koruyabileceğimizi öğretti bize.

 

Siyasî istikrarın bozulduğu ve demokrasinin askıya alındığı dönemler, sadece özgürlüğümüzü tehlikeye sokmakla kalmadı, ekmeğimizi de tehdit etti.

 

O yüzden, kâmil bir demokrasinin ve siyasî istikrarın önemini ve değerini en iyi biz işçiler biliyoruz.

 

Elbette tarih, bu yaşananların hepsini kaydedecektir. Hak-İş; tıpkı emek mücadelesinde olduğu gibi, Türkiye’nin demokrasi, sivilleşme ve insan hakları mücadelelerinde de tereddüt etmeden ön saflarda yerini almaya devam edecektir.

 

Hak-İş bugün, örgütlenme önündeki tüm engelleyici şartlara rağmen büyümesini sürdürmektedir. 9’u yurt içinde, 1’i de yurt dışında olmak üzere toplam 10 sendikayı çatısı altında toplayan Hak-İş’in üye işçi sayısı ise 400 bini aşmıştır.

 

Konfederasyonumuz; başta Ekonomik ve Sosyal Konsey, Sivil İnisiyatif, Emek Platformu, İşçi Sağlığı ve Güvenliği Ulusal Konseyi, Ulusal İstihdam Politikası Danışma Komitesi, Tüketici Konseyi, İstihdamı Teşvik Komisyonu, Çalışma Meclisi ve ILO Üçlü Danışma Kurulu olmak üzere çok sayıda ulusal kurulun yanısıra; Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu ICFTU ve Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu ETUC gibi uluslararası kuruluşların da üyesidir.

 

Ayrıca, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Uluslararası Endüstri İlişkileri Derneği gibi kuruluşlarla yakın ilişkileri olan Hak-İş, çok sayıda ülkenin emek örgütleriyle ikili münasebetlerini de geliştirerek sürdürmektedir.

 

Değerli Misafirler,

 

Türkiye, henüz kalkınmasını tamamlayıp, gelişmiş ülkeler safındaki yerini almış değil. Fakat bu yolda hızla ilerlediğimizin farkındayız.

 

Ekonomimiz, dünyada yaşanan büyük krize rağmen büyüyor. Sektörlerimiz, biraz yavaş da olsa yatırım ve istihdama yöneliyor.

 

Elbette bu tespitimiz, ekonomi ve çalışma yaşamında karşı karşıya kaldığımız sorunları görmemize engel değil.

 

Yaklaşık iki senedir tüm dünyayı saran şiddetli bir ekonomik krizden geçiyoruz.

 

Bu krizin getirdiği sancıları gözardı edemeyiz. Ateş, düştüğü yeri yakıyor. Krizle birlikte küçülen, hatta kapanan her işyeri, onlarca çalışanın işini ve aşını kaybetmesi anlamına geliyor.

 

Bir de krizi fırsat bilerek, işçisinin hakkını gasp edenler var.

 

Bunlar, bir yandan Hükümetten ‘kriz ulufeleri’ koparırken, öbür taraftan işçinin zaten düşük olan ücretine ve diğer kazanılmış haklarına göz dikiyor.

 

Hükümet, krizden dolayı kimse işini kaybetmesin diye defalarca destek paketleri hazırladı.

 

İşletmelere milyarlarca liralık teşvik verildi; hatta işçi ücretlerinin, sigorta primlerinin bir bölümü devlet tarafından karşılandı.

 

Kamu kaynaklarından 40 milyar liralıyı aşan bir destek sağlanmasına rağmen birçok işveren, kriz bahanesiyle işçi çıkarma yoluna gitti.

 

Elbette biz, işverenlerin sergilediği bu doyumsuzluğu ahlâki bulmuyoruz.

 

Enflasyonun ve faizlerin düşmesi, ekonomide taşların yerli yerine oturması yolunda alınmış önemli mesafedir.

 

Biz bu iyileşmenin istihdama ve gelir dağılımına da yansımasını bekliyoruz.

 

Kriz yüzünden yüzde 15 düzeyini aşan işsizliğin, geride kalan aylarda yüzde 10.5 düzeyine gerilemiş olmasını olumlu, ancak yeterli değildir.

 

İstihdamın yeterli düzeyde artmamasında, maalesef işverenlerimizin yüksek kâr hırsı da önemli rol oynamaktadır.

 

Ekonomimizin yeterince istihdam üretememesinin bir diğer önemli sebebi de, yasal çalışma sürelerinin aşırı düzeyde aşılmasıdır.

 

Yasal çalışma süresi haftada 45 saat olmasına rağmen, birçok işletmede bu süre 60 saati aşabilmekte, hatta 72 saate ulaşmaktadır.

 

Lüks alışveriş merkezlerinde çalışanlar; genellikle sendikasız, çoğu zaman sigortasız ve asgari ücretle çalışmaya mahkûm edildikleri gibi, günlük 12 saati aşan mesaiye de boyun eğmek zorunda kalmaktadır.

 

Dahası, devletin polislerine bile 12 saat mesai yaptırılmaktadır.

 

Acaba bu ülkede yeterince işgücü yok mu ki, yasal çalışma saatlerinin yüzde 50-60 üzerine çıkılmaktadır?

 

Halbuki fazla mesailer yerine ilave istihdam oluşturulsa, hem çalışma şartları daha insanî hale gelmiş olur, hem de işsizlik azalır.

 

Hükümet, yasal çalışma sürelerini aşan mesai uygulamalarına karşı kararlı bir uygulama geliştirmelidir.

 

Genç ve eğitimli bir işsizler ordumuz vardır.

 

Doğru politikalarla bu genç ve eğitimli işgücünü üretime kazandırabilirsek, ülkemiz için büyük kazanç olacaktır.

 

Önümüzdeki kısa ve orta vadede, işsizliği azaltacak, istihdamı artıracak ve gelir dağılımını düzeltecek sağlam politikalar oluşturulmalıdır.

 

Ekonomide sahip olduğumuz dinamizm, istihdamı artırmak ve kalkınmak için büyük bir şanstır.

 

Bu noktada, Hükümetin geçtiğimiz günlerde açıklamış olduğu Orta Vadeli Programı önemsiyoruz.

 

İhracatta elde edilen rakamlar da umutlarımızı beslemektedir.

 

Krizinin etkisiyle yüzde 25 kadar daralan ihracatımız, son bir yılda ciddi bir toparlanma göstermiş ve yıllık 110 milyar dolar seviyesini aşmıştır.

 

Ancak Türk Lirası’nın bulunması gerekenden daha değerli olması yüzünden, ihracatımızın gereken düzeyi henüz yakalayamadığını kabul etmeliyiz.

 

Önümüzdeki dönemde para politikalarının, ihracatımızı köstekleyen mevcut durumu düzeltmesini bekliyoruz.

 

Yüksek oranlı işsizlik, gelir dağılımı bozukluğunu da beraberinde gündemimize taşıyor.

 

Dışarıdaki ağır işsizlik gerçeği, işyerlerindeki çalışanlara, düşük ücret ve nihayetinde gelir adaletsizliğini dayatıyor.

 

Dışarıda bol ve ucuz bir emek kitlesi olduğunu bilen işverenler, bu durumu, hem ücretleri düşük tutmak hem de emek örgütlenmesini engellemek için bir silah gibi kullanıyor.

 

 

Saygıdeğer Konuklar...

 

Örgütsüz bir emek mücadelesi düşünülemez. Zayıf bir örgütlenmeyle, hak mücadelesi başarıya ulaşamaz.

 

Çalışma hayatımızın en ciddi sorunlarından birisi, örgütlenme yetersizliğidir.

 

Kâğıt üstündeki istatistikler yüzde 60’lara varan bir sendikal örgütlenmeye işaret etse de, sendikal haklarını kullanabilen işçi oranının çok daha düşük olduğunu hepimiz biliyoruz.

 

İşveren kesimi, sendikal hakların bir ‘insan hakkı’ olduğu gerçeğini kabul edecek olgunluğa henüz gelmedi.

 

Örgütlenmek isteyen işçi, işini kaybetme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

 

Mevcut yasalar, iş ve sendika güvencesini yeterince sağlayamıyor.

 

Sendika üyeliği halinde işten atılmalara karşı uygulanan yaptırımlar, arzu edilen sonucu vermekten çok uzaktır.

 

Örgütsüzlük, çalışma hayatımızın bir diğer kanayan yarası olan ‘kayıtdışı istihdam’ı da körüklemektedir.

 

Resmi verilere göre, neredeyse her iki çalışandan biri kayıtdışı çalıştırılmaktadır.

 

Kayıtdışılık, bir nevi çağdaş köleliktir. Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan Türkiye bu ayıbı daha fazla taşıyamaz.

 

İstihdam politikaları oluşturulurken, kayıtdışı çalışmayı caydıracak ve sigortalı çalışmayı özendirecek düzenlemeler yapılmalıdır.

 

Çünkü kayıtdışılık sadece işçileri sosyal güvenceden mahrum bırakmakla kalmıyor; sosyal güvenlik sisteminin gelir/gider dengesini de bozuyor.

 

Türk sendikacılığının, önümüzdeki dönemde örgütlenme ve kayıtdışılığı önleme konusunda ciddi çaba göstermesi kaçınılmazdır.

 

İnanıyoruz ki, ülkemizin emek mücadelesi bayrağı, Konfederasyonumuz Hak-İş’in çatısı altında daha da yükselecektir.

 

Bizim bu mücadelede başarıya ulaşmamız, HAK-İŞ ve bağlı sendikalarımızın kurumsal kapasitelerinin gelişmesi ve tüm ülkemizi kapsayacak şekilde örgütlenmemizle birebir ilişkilidir.

 

Konfederasyonumuz HAK-İŞ’in 34. Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla yürütmekte olduğumuz panel ve çalıştayların, ülkemizdeki örgütlü emek mücadelesine katkı sağlamasını diliyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

MUHATAP KURULUŞLAR



Kişisel Verileri Koruma Kanunu - Aydınlatma Metni