ANASAYFA / Genel / SETTAR ASLAN: ORMAN TEŞKİLATINDA % 35 PERSONEL AÇIĞI VAR
SETTAR ASLAN: ORMAN TEŞKİLATINDA % 35 PERSONEL AÇIĞI VAR
ÖZ ORMAN-İŞ BASIN MÜŞAVİRLİĞİ - 29.01.2010 00:00

SETTAR ASLAN: ORMAN TEŞKİLATINDA % 35 PERSONEL AÇIĞI VAR

Strateji Planında da belirtildiği gibi, son yıllarda orman alanları ve üretilen hizmetler devamlı artarken, orman teşkilatında işçi sayısı hızla azalıyor. Personel açığı % 35’e ulaşmış bulunuyor. Ayrıca ücret yetersizliği, hizmetlerin yürütülmesini olumsuz etkiliyor.

Genişletilmiş Başkanlar Kurulu Toplantısının açılış konuşmasını yapan Hak-İş Genel Teşkilat Sekreteri ve Öz Orman-İş Sendikası Genel Başkanı Settar Aslan, orman teşkilatında işçi sayısının hızla azaldığını belirterek, acilen yeni işçiler alınmasını istedi.

Settar Aslan, konuşmasında ülkenin genel siyasî ve ekonomik sorunlarına temas ettikten sonra, ormancılığın ve orman işçilerinin sorunları üzerinde geniş şekilde durdu. Genel Başkan Aslan’ın konuşmasının tam metni şöyle:

“Hak-İş Konfederasyonumuzun Değerli Genel Başkanı

Orman Teşkilatımızın Kıymetli Genel Müdürü,

Öz Orman-İş Teşkilatımızın Değerli Bölge Başkanları,

Sevgili mesai arkadaşlarım...

Hepinizi, mensubu olmaktan onur duyduğum Hak-İş Konfederasyonumuz ve Öz Orman-İş Sendikamız adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Teşkilat meselelerimizin yanısıra, ülkemizin ve ormancılığımızın da sorunlarını ele alacağımız Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantımıza hoş geldiniz.

Toplantımızı, ülkemizin hassas bir süreçten geçtiği dönemde yapıyoruz. Her şeyden önce, geride kalan 7 yılı aşkın süreden beri ülkemizin yaşadığı siyasî istikrarı önemsiyoruz. Yakaladığımız siyasî istikrar, bir yandan Türkiye’yi daha mutlu ve müreffeh bir ülke olma yolunda ilerletirken, diğer taraftan dünyanın yaşadığı derin krizi de kolay atlatmamıza fırsat vermiştir.

Türkiye, olgun bir demokrasiye erişme yolunda hızla ilerlemektedir. Daha düne kadar siyasî iradenin dokunamadığı alanlar, bugün sivil siyasetin nüfuz alanı haline gelmiştir.

Geride kalan yarım yüzyıl boyunca ülkeyi karıştıran, toplumu cendere altında tutmak amacıyla her türlü terör hareketini meşru gören birtakım yasadışı odaklar, devlet içinden tasfiye sürecine girmiştir. Bu ‘temizlik’ sürecine direnmeye çalışan odakların, ürettikleri pislikleri halıların altına, çekmecelerin dibine saklayan kesimler olduğunu görüyoruz. Türkiye, gündemde olan Demokratik Açılımı başardığında, çağdaş uygarlık düzeyini yakalama yolundaki en önemli engellerden birini de aşmış olacaktır.

Demokratik Açılım Sürecinin başarısı, toplumun her kesiminden sağlanacak destek ve kabule bağlıdır. Evimizin çeşitli yerlerine saklanmış pislikleri temizlediğimizde, biliyoruz ki daha sağlıklı, düzgün ve yaşanır bir çevreye sahip olacağız. Hak-İş olarak, ülkemizin demokratikleşmesi ve iç barışını pekiştirmesi yolunda atılan samimi adımları her zaman destekledik. Çünkü yaşanan çatışmaların, Türkiye’nin bütünlüğüne hizmet etmediğini biliyoruz.

Tüm siyasî ve sivil kuruluşların da, bu süreçte olumlu, sorumlu ve yapıcı bir tavır sergilemesini toplum kesimlerini ürkütecek söz ve davranışlardan kaçınmasını bekliyoruz. Yaşanan süreçte hepimizin bir samimiyet sınavı verdiğini unutmamalıyız.

Gerek Avrupa Birliği yolunda yürütülen üyelik mücadelesi, gerekse ‘komşularla sıfır problem’ politikası, ülkemizin ufkunu açmıştır. İnanıyoruz ki, dış politikada oluşturulan açılım, ülke olarak kalkınmamızı daha da hızlandıracaktır.

Değerli misafirler...

Biz işçiyiz. Ekmeğimiz ve özgürlüğümüz, üzerine en fazla titrediğimiz değerlerimizdir. Yaşadığımız deneyimler, ekmeğimizi ve özgürlüğümüzü, ancak demokrasi ve istikrar içinde koruyabileceğimizi öğretti bize. Demokrasinin olmadığı zeminler, bize özgürlüğümüzü kaybettirdi. Siyasî istikrarın bozulduğu ve demokrasinin askıya alındığı dönemler, özgürlüğümüzü tehlikeye sokmakla kalmadı, ekmeğimizi de tehdit etti.

Geriye doğru baktığımızda şunu görüyoruz: Türkiye ‘seçkin’ sınıftan gelen bürokratik elit tarafından yönetildiği dönemlerde kalkınma hızımız düşmüş ve çalışan hakları gerilemiştir.

Milletten güçlü destek alan ve ‘seçkin’ kabul edilmeyen siyasî kadroların yönettiği dönemlerde ise, hem kalkınmamız hız kazanmış, hem de işçi hakları gelişmiştir.

Örnek vermek gerekirse, bir araştırmaya göre 1984-1991 arası Özallı yıllarda, millî gelirimiz 1.239 dolardan 2.666 dolara çıkmış, yani yüzde 115 artmıştır. Demirel damgası taşıyan 1992-2002 döneminde, millî gelirimiz sadece yüzde 12’lik artışla, 2.766 dolardan 3.095 dolara çıkabildi. AK Parti’nin idare ettiği 2002-2009 döneminde ise millî gelirimiz 3.517 dolardan 8.456 dolara çıktı. Yani zenginliğimiz yüzde 240 oranında arttı.

Bu durum bize, çok basit bir gerçeği gösteriyor: ekonomik kalkınma, ancak milletten güç alan demokratik yönetimlerle gerçekleşebiliyor. O yüzden, kâmil bir demokrasinin ve siyasî istikrarın önemini ve değerini en iyi biz işçiler biliyoruz.

Elbette bu tespitimiz, ekonomi ve çalışma yaşamında karşı karşıya kaldığımız sorunları görmemize engel değil.

Neredeyse birbuçuk senedir ekonomik krizden geçiyoruz. Krizi sadece Türkiye değil, tüm dünya yaşıyor. Bununla birlikte, krizin getirdiği sancıları gözardı edemeyiz. Ateş, düştüğü yeri yakıyor.

Krizle birlikte küçülen, hatta kapanan her işyeri, onlarca çalışanın işini ve aşını kaybetmesi anlamına geliyor. Bir de krizi fırsat bilerek, işçisinin hakkını gasp edenler var. Bunlar, bir yandan Hükümetten ‘kriz ulufeleri’ koparırken, öbür taraftan işçinin zaten düşük olan ücretine ve diğer kazanılmış haklarına göz dikiyor.

Hükümet, krizden dolayı kimse işini kaybetmesin diye defalarca destek paketleri hazırladı. İşletmelere milyarlarca liralık teşvik verildi hatta işçi ücretlerinin, sigorta primlerinin bir bölümü devlet tarafından karşılandı. Kamu kaynaklarından 40 milyar liralık destek sağlanmasına rağmen birçok işveren, kriz bahanesiyle işçi çıkarma yoluna gitti. İşverenlerin sergilediği bu doyumsuzluğu ahlâki bulmuyoruz.

Enflasyon ve faizlerin düşmesi, ekonomide taşların yerli yerine oturması yolunda alınmış önemli mesafelerdir. Biz bu iyileşmenin istihdama, gelir dağılımına da yansımasını bekliyoruz.

Maalesef, genç ve eğitimli işsizlerimizin sayısı hızla artıyor. Önümüzdeki kısa ve orta vadede, işsizliği azaltacak, istihdamı artıracak ve gelir dağılımını düzeltecek sağlam politikalar oluşturulmalıdır.

Ekonomide sahip olduğumuz dinamizm, istihdamı artırmak ve kalkınmak için büyük bir şanstır.

Kalkınmada büyük bir önem taşıyan meslekî ve teknik eğitimin önünü tıkayan engeller kaldırılmalıdır. Üniversiteye girişteki katsayının azaltılması olumlu bir adım olmakla birlikte, katsayı eşitsizliğinin tamamen kaldırılması daha isabetli olacaktır.

Acı gerçeklerimizden biri de kayıtdışı istihdamdır. Resmi verilere göre, neredeyse her iki çalışandan biri kayıtdışı çalıştırılmaktadır. Kayıtdışılık, bir nevi çağdaş köleliktir. AB üyeliğine hazırlanan Türkiye bu ayıbı daha fazla taşıyamaz.

İstihdam politikaları oluşturulurken, kayıtdışı çalışmayı caydıracak ve sigortalı çalışmayı özendirecek düzenlemeler yapılmalıdır. Çünkü kayıtdışılık sadece işçileri sosyal güvenceden mahrum bırakmakla kalmıyor sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesini de bozuyor.

Sosyal güvenlik sisteminin ayakta kalması için, her bir emekliye karşılık 4-5 sigortalının prim ödemesi gerekmektedir. Oysa gelinen noktada, bir emekliye karşılık 1.8 aktif sigortalı prim ödemektedir. Bu durum, sürdürülebilir bir durum değildir.

Ekonomideki iyileşme belirtilerine rağmen istihdamdaki olumsuz gidişin önemli sebeplerinden biri de, yasal çalışma sürelerinin aşılmasıdır. Yasal çalışma süresi haftada 45 saat olmasına rağmen, birçok işletmede bu süre 60 saati aşabilmekte, hatta 72 saate ulaşmaktadır.

Lüks ve ihtişamın simgesi haline gelen dev alışveriş merkezlerine bir bakın... Çalışanlar genellikle sendikasız, çoğu zaman sigortasız ve asgari ücretle çalışmaya mahkûm edildikleri gibi, günlük 12 saati aşan mesaiye de boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Dahası, devletin polislerine bile 12 saat mesai yaptırılmaktadır.

Acaba bu ülkede yeterince işgücü yok mu ki, yasal çalışma saatlerinin yüzde 50-60 üzerine çıkılmaktadır? Halbuki fazla mesailer yerine ilave istihdam oluşturulsa, hem çalışma şartları daha insanî hale gelmiş olur, hem de işsizlik azalır.

Hükümet, yasal çalışma sürelerini aşan mesai uygulamalarına karşı kararlı bir uygulama geliştirmelidir.

Sosyal Güvenlik Sisteminin iyileştirilmesi yolunda, geride kalan dönemde çok önemli adımlar atıldı. Hastanelerin birleştirilmesi, sigortalıların eczanelerden ilaç alımının kolaylaştırılması, sosyal güvenlik kuruluşlarının tek bir çatı altında toplanması ve Genel Sağlık Sigortası uygulamasına geçilmesi, gerçekten reform niteliğinde iyileştirmeler olmuştur.

Ancak hastanelerin sigortalılardan aldığı katkı paylarının yüzde 30’dan yüzde 70’lere varan oranlara yükseltilmesi, bize göre isabetsiz olmuştur. Bu yanlış ve haksız uygulamanın düzeltilmesini bekliyoruz.

Diğer taraftan önümüzdeki dönemde, sosyal güvenlik sistemi içindeki adaletsizlikleri giderecek adımlar atılmasını bekliyoruz. Bunun için, köklü bir intibak düzenlemesine ihtiyaç vardır. İntibak çalışması hem eski ve yeni emeklilikler arasındaki dengesizliği gidermeli, hem de işçi-memur-Bağ-Kur emeklileri arasındaki eşitsizliği düzeltmelidir.

Değerli misafirler...

Konuşmamın bu bölümünde, ormancılığımızla ilgili görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkemizin neredeyse üçte biri ormanlarla kaplı olmakla birlikte, ormanlarımızdan yeterince yararlanabildiğimizi söyleyemiyoruz.

Çevre ve Orman Bakanlığı ile Orman Genel Müdürlüğü, ormanlarımızı ve ormancılığımızı geliştirme yolunda büyük ve samimi bir çaba sergiliyor. Ormanlarımızın geliştirilmesi ve erozyonla mücadelenin güçlendirilmesi kısa vadede istihdam, orta ve uzun vadede ise zenginlik ve daha yaşanabilir bir çevre yaratacaktır.

Orman Genel Müdürlüğümüz, 2010-2014 döneminde uygulanmak üzere bir Ormancılık Strateji Planı hazırlamış bulunuyor. Strateji Planı orman varlığımızı daha da geliştirmeyi ve ormanlarımızdan daha verimli bir şekilde yararlanmayı amaçlıyor.

Gönlümüz isterdi ki, Strateji Planı hazırlanırken, vefakâr ve cefakâr orman işçileri ve onların temsilcisi olan Öz Orman-İş Sendikası da çalışmalara dâhil edilsin ve görüşleri alınsın... Ormancılık hizmetlerinin yürütülmesinde önemli bir görev üstlenen işçiler, Strateji Planında, maalesef ‘İç Paydaş’ tanımlamasıyla geçiştirilmiştir.

Bu küçük sitemden sonra, Strateji Planında yer alan bazı tespitleri ve konuya dair kendi görüşlerimizi dikkatinize getirmek istiyorum:

Orman Genel Müdürlüğümüz 27 Bölge Müdürlüğü, 217 İşletme Müdürlüğü ve 1300’ü aşan İşletme Şefliğiyle, ülkemizin her köşesinde faaliyet yürütmektedir. Ormancılık çalışmaları, ülke yüzölçümünün neredeyse üçte birine yayılan alanda yürütülüyor.

Bu çalışmalar, memur personeli ayrı tutarsak, 13.824’i daimi ve 3.475’i de geçici olmak üzere toplam 17.299 işçiyle yürütülüyor. Strateji Planında da belirtildiği gibi, son yıllarda orman alanları ve üretilen hizmetler devamlı artarken, orman teşkilatında işçi sayısı hızla azalıyor. Personel açığı % 35’e ulaşmış bulunuyor. Ayrıca ücret yetersizliği, hizmetlerin yürütülmesini olumsuz etkiliyor.

Öte yandan, personelin yüzde 27’si mühendis ve yüzde 39’u muhafaza memuru olmak üzere toplam yüzde 66’sı memurdur. İşçilerin oranı ise yüzde 34’tür. Bu rakamlar, teşkilattaki işçi açığının ne denli büyük olduğunu göstermektedir.

Ormancılık, teknik olduğu kadar bedensel çalışmayı da gerektiren bir alandır. Elbette orman teşkilatında mühendis ve muhafaza memuru sayısının fazla olduğunu söylemiyoruz. Ama işçi sayısının, olması gerekenin çok altında kaldığını düşünüyoruz. Dolayısıyla, en az 10 bin yeni işçi acilen işe alınmalı ve daimi olarak çalıştırılmalıdır.

Strateji Planında, yangına 1. derecede hassas bölgelerde, ilk müdahale süresinin 20 dakikaya indirilmesi öngörülüyor. Bunun için, yangın işçisi sayısının artırılması ve ekiplerin sorumluluk alanının daraltılması kaçınılmazdır. Var olan 10.615 yangın işçisiyle bu hedefin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Yine, bozuk ormanların iyileştirilmesi, yaşlı orman varlığının gençleştirilmesi, ormanların daha bakımlı ve verimli hale getirilmesi gibi büyük hedefler Strateji Planında yer alıyor. Elbette bu hedefleri gerçekleştirmek, insan unsuruyla mümkündür.

Planda ormanların özelleştirilmesi girişimi bir ‘tehdit’ olarak değerlendiriliyor. Bu isabetli bir tespittir. Hal böyleyken, Orman Genel Müdürlüğümüz, hizmet alımı yoluyla, dolaylı şekilde bir özelleştirme yapmaktadır. Bu durum, kurum kültürünün oluşturulmasına zarar vermektedir.

Strateji Planında, dikili satış sisteminde oranın yüzde 50’ye çıkarılması öngörülüyor. Bununla, ormandaki üretimin bir şekilde müşterilere devredilmesi kastediliyorsa, bu taşeron uygulamasının farklı bir modeli olur. Bu da ormana ve ormancılığa büyük zararlar verilmesi riskini beraberinde getirir.

Strateji Planı, yangın mücadele ve üretim işçilerinin işçi sağlığı, iş güvenliği ve ilk yardım konularında eğitilmesini öngörüyor. Biz bunu önemsiyoruz. Ama aynı zamanda bu işçiler için, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin de yeterli düzeye çıkarılmasını bekliyoruz.

Orman işçilerinin meslek içi eğitimlerinin, sendikamızla işbirliği içinde, ortak bir projeyle yürütülmesinin daha verimli ve yararlı olacağına inanıyoruz. Öz Orman-İş olarak bu konuda işbirliğine hazır olduğumuzu belirtmek isterim.

Ormancılık Strateji Planı, ormanlarımızdaki odun dışı ürünlerden daha fazla yararlanmayı da bir hedef olarak belirlemiştir. Biz bu hedefi de önemsiyoruz.

Yazık ki, odun dışı orman ürünlerinden neredeyse hiç yararlanamıyoruz. Oysa başta İsrail olmak üzere, birçok ülke odun dışı orman ürünlerinden büyük gelirler sağlamaktadır. Avrupa’daki bitki türlerinin tamamından fazlasına sahip olan ülkemizin, bu bitki zenginliğinden refah üretememesi, kabul edilemez bir durumdur. Çünkü bu konu, orman köylerinin kalkındırmanın, kırsal istihdam artırmanın ve göç olgusunu yavaşlatmanın anahtarıdır.

Son olarak, ormanlarımızdan, sosyal ve kültürel bakımdan yeterince yararlanamadığımızı da vurgulamak istiyorum.

Strateji Planında da belirtildiği gibi, ormancılığımızdan sosyo-kültürel olarak sağladığımız yarar, toplam yarar içinde sadece yüzde 3’lük paya sahip.

Ormanlarımızdan sosyal ve kültürel bakımdan yeterince yararlanmak için, orman içi dinlenme yerleri, milli park, tabiat anıtı ve tabiat parklarının sayı ve niteliği artırılmalıdır. Unutmayalım ki, ormanı sevmenin ve korumanın yolu, ormandan yararlanmaktan geçer.

Sayın Genel Başkanım,

Sayın Genel Müdürüm,

Teşkilatımızın değerli temsilcileri...

Genişletilmiş Başkanlar Kurulumuza katılımınızdan dolayı teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.”

Haberle İlgili Fotoğraflar


MUHATAP KURULUŞLAR



Kişisel Verileri Koruma Kanunu - Aydınlatma Metni